Genel HaberlerSon Dakika Gelişmeleri

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy Merak Edilen Deprem Sorusunu Yanıtladı

Ünlü jeolog Prof Dr Şener Üşümezsoy Marmara deprem riski hakkında ezber bozan açıklamalarda bulundu. Herkesin korkuyla beklediği o kritik soruya yanıt veren uzman ismin çarpıcı analizleri büyük deprem ve fay hattı segmentleri konusundaki tüm algıyı kökten değiştirecek nitelikte görünüyor. İşte merak edilen o değerlendirmelerin perde arkasındaki sarsıcı jeolojik gerçekler.

Yer kabuğunun derinliklerinde biriken sismik enerjinin ne zaman ve nasıl açığa çıkacağı sorusu jeoloji dünyasının en büyük gizemlerinden biri olmayı sürdürmektedir. Geniş kitlelerin büyük bir korku ve endişe içinde takip ettiği Marmara deprem riski konusundaki tartışmalar her yeni sismik hareketlilikle daha da alevlenmektedir. Toplumun zihnindeki bu büyük deprem korkusunu derinlemesine analiz eden Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ise alışılmışın dışındaki açıklamalarıyla tüm ezberleri bozmaktadır. Farklı fay hattı segmentleri üzerinde yaptığı teknik incelemelerin sonuçlarını paylaşan ünlü bilim insanının verdiği yanıtlar sismoloji çevrelerinde adeta deprem etkisi yaratmaktadır. Peki sismoloji otoritelerinin yıllardır üzerinde birleştiği o korkutucu senaryolar gerçekten abartılı birer tahminden mi ibarettir?

Marmara Fay Hattı Üzerindeki Tartışmaların Tarihsel Süreci

Tarih boyunca büyük yıkımlara sahne olan sismik kuşaklar üzerindeki yapısal değişimleri anlamak modern jeofizik biliminin en temel amaçları arasında yer alır. Geçmiş yüzyıllarda meydana gelen kırılmaların günümüze bıraktığı sismik miras sismologlar tarafından farklı veri setleriyle haritalandırılmaktadır. Özellikle 1999 yılındaki o büyük felaketin ardından bölgedeki sismik hareketlilikler adeta saniyeler bazında izlenmeye başlanmıştır. O dönemde yapılan akademik çalışmaların büyük bir bölümü hattın tamamının tek seferde kırılabileceği ihtimali üzerine yoğunlaşmıştı. Bu yoğunlaşma ise sonraki 27 yıl boyunca yerel basında ve televizyon ekranlarında sürekli olarak bir korku pompalama mekanizmasına dönüştü. Fakat jeoloji biliminin doğası gereği tek bir dogmaya saplanıp kalmak sismik risklerin rasyonel şekilde yönetilmesini ciddi ölçüde engellemektedir.

Kamuoyunda oluşan bu yoğun kaygı ortamını dağıtmak adına bilimsel verilerin soğukkanlılıkla analiz edilmesi büyük bir kamusal zorunluluktur. Şener Üşümezsoy tarafından savunulan tezlerin temel çıkış noktası fayların geometrik sürekliliğinin laboratuvar ortamında ve sahada yeniden test edilmesidir. Ünlü jeolog Marmara deprem riski denildiğinde akla gelen o devasa kırılma modellerinin fiziksel olarak imkansız olduğunu defalarca dile getirmiştir. Sör konusu fay hattı yapısının iddia edildiği gibi kesintisiz tek bir parça olmadığını, aksine onlarca küçük parçaya ayrıldığını savunmaktadır. Bu parçalı yapı sismik enerjinin tek bir büyük deprem üretmek yerine daha küçük sarsıntılarla zamana yayılarak deşarj olmasına imkan tanımaktadır. Geçmişte 1509 ve 1766 yıllarında yaşanan büyük sarsıntıların mekanizması incelendiğinde de bu parçalı aktivitenin izlerine rastlamak mümkündür. Ancak ana akım yer bilimcilerin bu gerçeği göz ardı ederek sürekli en kötü senaryoyu dayatması bilimsel bir kutuplaşmayı da beraberinde getirmektedir.

Sismoloji dünyasında yaşanan bu derin fikir ayrılıkları sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmayıp toplumsal yaşamı da derinden sarsmaktadır. İnsanların her an büyük bir felaketle karşılaşacakları korkusuyla yaşamaları zihinsel sağlık sorunlarının yanı sıra ekonomik durgunlukları da tetiklemektedir. İşte bu noktada Şener Üşümezsoy herkesin merak ettiği o kritik soruya yanıt vererek sismik gerçeğin perde arkasını aralamaktadır. Ünlü bilim insanının sunduğu bu yeni perspektif sismik tehlikenin boyutunu rasyonel bir düzleme çekmeyi amaçlayan jeolojik kanıtlar içermektedir. Onun bu açıklamaları sismik koridorlarda yıllardır süregelen abartılı teorilerin de ciddi şekilde sorgulanmasına zemin hazırlamış durumdadır.

Sektörel etkiler bağlamında bakıldığında sismik tahminlerin gayrimenkul ve inşaat sektörleri üzerindeki manipülatif gücü yadsınamaz bir seviyededir. Sürekli olarak gündemde tutulan yüksek riskli sismik raporlar bazı bölgelerdeki mülk değerlerini yapay şekilde düşürürken bazılarını ise uçurmaktadır. Bu yapay dalgalanma kentsel dönüşüm projelerinin de amacından saparak birer finansal rant aracına dönüşmesine ne yazık ki zemin hazırlamaktadır. Şener Üşümezsoy tam olarak bu ekonomik manipülasyonlara dikkat çekerek bilimsel verilerin birer korku aparatı olarak kullanılmasına karşı çıkmaktadır. Ona göre sismik gerçekler ne ise halka doğrudan o şekilde aktarılmalı, abartılı senaryolarla kitleler paniğe sevk edilmemelidir. Rasyonel bir sismik risk yönetimi ancak ve ancak somut jeolojik bulguların şeffaf bir şekilde masaya yatırılmasıyla mümkün olabilir.

Fay segmentlerinin kilitlenme oranlarını ölçmek amacıyla kullanılan küresel konumlama sistemi verileri sismologlar arasında farklı yorumlanmaktadır. Ana akım yer bilimciler bu sismik verilerden yola çıkarak yıllık milimetrik kaymaların devasa bir sismik yük oluşturduğunu iddia etmektedir. Şener Üşümezsoy ise bu kaymaların fay hatları üzerinde mutlak bir kilitlenme yaratmadığını, kabuğun plastik esnemesiyle soğurulduğunu belirtmektedir. Kabuğun altındaki yüksek jeotermal ısı girdileri kayaçların kırılgan yapısını azaltarak onların sismik enerjiyi biriktirmeden esnemesini sağlamaktadır. Bu derin jeofizik mekanizma büyük deprem üretme potansiyeline sahip alanların tahmin edilenden çok daha dar sismik koridorlar olduğunu göstermektedir. Nitekim son 10 yılda bölgede meydana gelen 3.5 ve 4.5 büyüklüğündeki küçük sarsıntılar da bu esnemenin somut göstergeleridir. Bu küçük sarsıntıların büyük bir felaketin öncüsü olmadığı, aksine biriken sismik gerilimi parça parça tahliye eden sistemler olduğu savunulmaktadır.

Prof Dr Şener Üşümezsoy Tarafından Ortaya Konulan Tezler

Detaylı olarak incelendiğinde Adalar segmenti olarak bilinen sismik hattın taşıdığı risk sismoloji dünyasında en büyük kavga konusudur. Birçok popüler uzman bu hat üzerinde yakın gelecekte 7.0 büyüklüğünün üzerinde yıkıcı bir kırılma yaşanacağını ileri sürmektedir. Şener Üşümezsoy ise bu iddiaların aksine söz konusu fayın geçmiş jeolojik dönemlerde işlevini tamamen yitirmiş ölü bir yapı olduğunu söylemektedir. Bu segmentin aktif bir doğrultu atımlı karakter taşımadığını, dolayısıyla büyük bir sismik tehlike barındırmadığını haritalarla kanıtlamaya çalışmaktadır. Onun bu sarsıcı tespiti sismik tehlike haritalarının ve kentsel stratejilerin baştan aşağı revize edilmesi gerektiği yönündeki argümanları güçlendirmektedir.

Fransız araştırma gemisi Le Suroit tarafından deniz altında yürütülen sismik tarama çalışmaları bu tartışmalara çok önemli veriler sunmuştur. Söz konusu geminin elde ettiği yüksek çözünürlüklü deniz altı topografya haritaları fay hatlarının gerçek uzunluklarını net olarak ortaya koymuştur. Şener Üşümezsoy bu haritaları usta bir editör titizliğiyle analiz ederek kırıkların iddia edildiği gibi tek parça uzanmadığını belgelemiştir. Deniz tabanındaki sismik kırıkların süreksiz ve basamaklı bir yapı sergilemesi sismik enerjinin bloklar halinde bölünmesine yol açmaktadır. Bu bölünme ise tek bir sismik hareketle 150 kilometrelik bir hattın baştan başa kırılması ihtimali fiziksel olarak sıfırlamaktadır. Dolayısıyla sismik risk hesaplamalarında kullanılan matematiksel modellerin bu morfolojik gerçeklerle uyumlu hale getirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Bölgedeki sismik gerçeğin tam olarak anlaşılabilmesi için geçmişte yaşanan 1912 Şarköy Mürefte depreminin etkileri de iyi bilinmelidir. Söz konusu 1912 kırılması hattın batı segmentindeki sismik gerilimi çok büyük oranda deşarj ederek sistemi rahatlatmış bir sismik olaydır. Aynı şekilde 1999 yılındaki felaket de hattın doğu ucundaki enerjiyi boşaltarak tektonik plakaların yerleşim dengesini tamamen değiştirmiştir. İki büyük sismik olayın arasında sıkışıp kalan orta segmentin ise iddia edildiği gibi devasa bir sismik yüke maruz kalmadığı belirtilmektedir. Şener Üşümezsoy bu iki kırılmanın yarattığı gerilim transferlerinin ana akım sismologlar tarafından tamamen yanlış hesaplandığını yüksek sesle vurgulamaktadır. Yanlış hesaplanan bu veriler neticesinde ortaya konulan 7.5 büyüklüğündeki felaket senaryoları ise toplumda gereksiz bir yılgınlık yaratmaktadır. Oysa gerçek jeolojik bulgular sismik tehlikenin boyutunun korkulandan çok daha kontrol edilebilir bir seviyede olduğunu açıkça göstermektedir.

Yıkıcı bir sismik hareketliliğin yaşanma ihtimali rasyonel olarak incelendiğinde odaklanılması gereken tek yer Kumburgaz çukuru segmentidir. Şener Üşümezsoy Marmara genelinde aktif olarak gerilim biriktiren ve kırılma potansiyeli taşıyan yegane alanın burası olduğunu belirtmektedir. Ancak bu segmentin de geometrik uzunluğu ve derinlik kapasitesi göz önüne alındığında üretebileceği maksimum sismik büyüklük 6.5 seviyesindedir. Bu büyüklükteki bir yer sarsıntısının yaratacağı sismik dalgalar modern mühendislik standartlarına göre inşa edilmiş binaları yıkmaya yetmemektedir. Asıl sorunun fay hatlarının büyüklüğünde değil yer üstündeki denetimsiz yapılaşmada ve kalitesiz beton imalatlarında olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır.

Deprem Riski Karşısında Alınması Gereken Yapısal Önlemler

Yer üstünde alınacak önlemler sismik tehlikelerin birer felakete dönüşmesini engellemede en etkili kamusal savunma mekanizması olarak öne çıkmaktadır. Fay hatlarının ne zaman kırılacağı yönündeki soyut tartışmaları bir kenara bırakarak binaların sismik güvenliğini artırmaya odaklanmalıyız. Bu doğrultuda atılacak ilk adım mevcut konut stoğunun sismik röntgeninin gelişmiş mühendislik yöntemleriyle ivedilikle çekilmesidir. Özellikle 1999 yılından önce inşa edilmiş olan eski binaların malzeme kalitesi ve statik ömürleri hiçbir taviz verilmeden denetlenmelidir. Yapılan bu denetimlerin ardından riskli bulunan yapıların aşamalı olarak tahliye edilmesi ve güvenli kentsel alanlara taşınması sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki sismik güvenliği tam olan modern bir kent 6.5 büyüklüğündeki bir sarsıntıyı adeta hiçbir hasar almadan atlatabilir.

Mevcut yapıların yıkılıp yeniden yapılması ekonomik veya lojistik açıdan zor olduğunda sismik güçlendirme teknikleri can simidi olmaktadır. Karbon fiber sargılar, çelik destek sistemleri ve betonarme perde duvar ilaveleri binaların sarsıntı anındaki salınım direncini ciddi ölçüde artırmaktadır. Bu yapısal takviyeler sayesinde sarsıntı esnasında binaların tamamen çökmesi engellenerek can kayıplarının önüne mutlak bir şekilde geçilmektedir. İnşaat mühendisleri odası tarafından yayınlanan raporlarda doğru uygulanan güçlendirme projelerinin binaların ömrünü en az 30 yıl uzattığı belirtmektedir. Ancak bu uygulamaların merdiven altı firmalar yerine mutlak surette akredite inşaat mühendislerinin gözetiminde titizlikle yürütülmesi şarttır. Kalitesiz malzemelerle yapılan hatalı güçlendirme çalışmaları binaların sismik direncini artırmak bir yana statik dengesini daha da bozmaktadır. Bu nedenle kamusal denetim mekanizmalarının güçlendirme projeleri üzerinde çok katı sismik standartlar uygulaması hayati bir önem taşımaktadır.

Yeni inşa edilecek konut ve ticari projelerde ise sismik izolatör teknolojilerinin zorunlu hale getirilmesi gereken en radikal dönüşümdür. Binaların temeline yerleştirilen bu teknolojik sismik cihazlar sarsıntı anında oluşan yıkıcı enerjinin neredeyse yüzde 90 gibi büyük kısmını emmektedir. Böylece üst yapı sismik dalgalardan etkilenmeyerek hem içindeki insanların can güvenliğini korumakta hem de mimari bütünlüğünü sürdürmektedir. Dünya genelinde özellikle sismik hareketliliğin çok yoğun olduğu Japonya gibi ülkelerde bu sismik izolatörler onlarca yıldır başarıyla uygulanmaktadır. Benzer sismik teknolojilerin yerel ölçekteki tüm konut projelerine de aşamalı olarak entegre edilmesi sismik geleceğimizi güvence altına alacaktır.

Yapısal güvenlik önlemlerinin yanı sıra zemin etüt çalışmalarının da sismik planlamanın ilk ve en kutsal adımı olarak görülmesi gerekmektedir. Sıvılaşma riski yüksek olan gevşek alüvyon zeminler üzerine inşa edilen yapılar dünyanın en sağlam betonuna sahip olsa dahi yıkılmaya mahkumdur. Sismik sarsıntı esnasında zeminin adeta bir su gibi davranarak üzerindeki kütleyi yutması sismik felaketlerin en trajik boyutunu oluşturmaktadır. Bu doğrultuda imara açılacak yeni sismik alanlarda zemin mekaniği testlerinin hiçbir esneme payı bırakılmadan sarsılmaz kurallarla uygulanması şarttır. Zemin yapısına tam uyumlu radye temel ve kazıklı temel mühendisliği çözümlerinin uygulanması sismik risk yönetiminin birincil kuralıdır. Mühendislik biliminin sunduğu bu rasyonel çözümler sismik tehlikeleri korkunç birer felaket olmaktan çıkarıp sıradan doğa olaylarına dönüştürmektedir.

Denetim mekanizmalarının sahada etkin bir şekilde işletilmesi yapı sektöründeki teknik suiistimallerin önlenmesi adına en büyük yasal güvencedir. Yapı denetim kuruluşlarının finansal ve idari açıdan müteahhit firmalardan tamamen bağımsız hale getirilmesi atılması gereken en acil idari adımdır. İnşaat aşamasında dökülen betonun basınç dayanım testleri ve demir donatıların sismik standartlara uygunluğu sürekli olarak kayıt altına alınmalıdır. Sismik risklere karşı hazırlıklı olmak sadece kağıt üzerinde süslü yönetmelikler yayınlamakla değil sahada tavizsiz denetimler yapmakla mümkündür. Yönetmeliklerde yer alan sismik kuralları çiğneyerek kalitesiz imalat yapan firmalara uygulanacak cezai yaptırımların caydırıcı seviyelere çıkarılması şarttır. Unutulmamalıdır ki sismik güvenliği hiçe sayan her bir hatalı imalat gelecekte yüzlerce insanın canına mal olabilecek sismik birer bombadır. Bu sismik bombaların temizlenmesi ise ancak devletin ve yerel yönetimlerin ortaklaşa yürüteceği kararlı ve planlı denetim hamlesiyle mümkün olabilir.

Kentsel Dönüşüm Süreçleri ve Bütüncül Stratejik Planlama

Bütüncül bir planlama çerçevesinde yürütülecek kentsel dönüşüm projeleri sismik direnci yüksek toplumlar yaratmanın en temel anahtarıdır. Sadece tekil binaların yıkılıp yerlerine daha yüksek katlı yenilerinin yapılması mantığından ivedilikle ve tamamen sıyrılmak gerekmektedir. Ada bazlı modern kentsel alanlar inşa edilerek sarsıntı sonrasında acil ulaşım koridorlarının açık kalmasını sağlayacak geniş sismik bulvarlar oluşturulmalıdır. Geniş toplanma alanlarının ve sismik altyapı tesislerinin kentsel dönüşüm projelerine entegre edilmesi kentsel direnci maksimum seviyeye ulaştıracaktır. Kentsel dönüşüm süreçlerinde sismik öncelikli risk haritalarının baz alınması en çok ihtiyaç duyan alanlardan başlanmasını zorunlu kılmaktadır.

Prof Dr Şener Üşümezsoy da açıklamalarında kentsel dönüşümün rantsal bir araç değil sismik bir kalkınma modeli olması gerektiğini belirtmektedir. Bu rasyonel dönüşüm hamlesi tamamlandığında sismik sarsıntıların toplum üzerinde yaratacağı o derin psikolojik travmalar da kalıcı olarak tarihe gömülecektir. Afet yönetimimi bütçelerinin sadece sarsıntı sonrasındaki arama kurtarma çalışmalarına değil sarsıntı öncesindeki yapısal hazırlıklara harcanması gerekmektedir. Zarar azaltma odaklı bu sismik bütçe yönetimi gelecekte harcanacak milyarlarca liralık enkaz kaldırma maliyetinin önüne erkenden geçecektir. Bilim insanlarının rehberliğinde atılacak bu adımlar toplumun geleceğe çok daha güvenle ve huzurla bakmasını sağlayacak yegane sismik kalkandır. Ancak bu sismik kalkanın sağlamlığı yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının bu sürece ne kadar kararlılıkla sahip çıkacağı ile doğrudan ilişkilidir.

Toplumsal bilinçlenme düzeyinin artırılması sismik risk yönetimi süreçlerinin en hassas ve en hayati sismik ayaklarından birini oluşturmaktadır. Binalar ne kadar sağlam inşa edilirse edilsin sarsıntı anında doğru davranış modellerini bilmeyen kitleler büyük trajediler yaşayabilmektedir. Sarsıntı anında panik duygusuyla pencerelerden atlayan ya da asansör boşluklarına koşan insanların yarattığı hasarlar sismik bilincin yetersizliğini göstermektedir. Bu durum sismik eğitimlerin sadece ilkokul düzeyinde değil hayatın her alanında sürekli ve uygulamalı olarak verilmesini zorunlu kılmaktadır. Afet yönetim merkezleri tarafından mahalle bazlı düzenlenecek uygulamalı sismik tatbikatlara halkın katılım oranının artırılması hayati bir adımdır. Her bireyin kendi evinde ve iş yerinde sismik acil durum eylem planı oluşturması sarsıntı anındaki reflekslerin doğru yönetilmesini sağlayacaktır. Bu sismik zihinsel hazırlık süreci sarsıntının ilk saniyelerinde yaşanacak şok dalgasının rasyonel bir soğukkanlılıkla atlatılmasına imkan tanıyacaktır.

Ekonomik boyutu ele alındığında sismik risk sigortacılığı sisteminin de baştan aşağı yeniden yapılandırılması gereken önemli bir alan olduğu görülmektedir. Zorunlu sismik sigorta poliçelerinin kapsamı genişletilerek yapıların sismik güvenlik derecelerine göre primlendirilmesi teşvik edici bir sismik modeldir. Sismik izolatörlü ve yüksek mühendislik kalitesine sahip güvenli binaların yıllık sigorta primlerinin çok düşük seviyelerde tutulması gerekmektedir. Buna karşın sismik riski yüksek olan güçlendirilmemiş eski yapıların primleri yüksek tutularak mülk sahipleri sismik dönüşüme dolaylı olarak zorlanmalıdır. Bu adil sismik sigorta modeli yapı sektöründe kalitenin maddi olarak ödüllendirildiği, riskin ise cezalandırıldığı yeni bir ekonomik ekosistem yaratacaktır.

Dünya genelindeki gelişmiş sismik sigorta piyasalarında başarıyla uygulanan bu rasyonel model sismik risklerin azaltılmasında en etkin finansal araçtır. Söz konusu sigorta fonlarının sadece tazminat ödemelerinde değil sismik güçlendirme projelerinin finansmanında da hibe olarak kullanılması sağlanmalıdır. Böylece kamunun üzerindeki devasa mali yük hafifletilerek sismik dönüşümün hızı ve verimliliği sismik parametreler bazında katlanarak artacaktır. Finans sektörünün sismik projelere sağladıgı düşük faizli ve uzun vadeli sismik krediler de bu dönüşümün motor gücü olmaya adaydır. Ekonomik sürdürülebilirlik ile sismik güvenlik arasındaki bu hassas terazi doğru kurulduğunda yerel sanayinin de sismik direnç seviyesi yükselecektir. Büyük sanayi tesislerinin ve organize sanayi bölgelerinin sismik risk analizlerinin periyodik olarak yapılması ulusal ekonominin korunması adına şarttır.

Toplumsal Bilinçlenme Sektörel Etkiler ve Gelecek Projeksiyonu

Sismik tahminlerin ve abartılı risk analizlerinin turizm sektörü üzerindeki dolaylı olumsuz etkileri de sismoloji çevrelerinde sıkça konuşulmaktadır. Bazı uzmanlar tarafından sismik popülizm amacıyla televizyon ekranlarında sürekli olarak dile getirilen kıyamet senaryoları yabancı turistlerin gözünü korkutmaktadır. Bölgeye dönük rezervasyon iptalleri ve uluslararası zincir otellerin yatırımlarını askıya alması yerel ekonomide milyonlarca liralık kayba yol açmaktadır. Bu nedenle sismik risk açıklamalarının reyting ve popülarite kaygılarından tamamen uzak, nesnel bilimsel veriler ışığında yapılması gerekmektedir. Prof Dr Şener Üşümezsoy tarafından ortaya konulan rasyonel ve dengeli tezler bu açıdan turizm endüstrisi için de rahatlatıcı bir nefes olmuştur. Doğru ve manipülasyondan uzak sismik bilgilendirme stratejileri sayesinde hem ulusal güvenlik korunmakta hem de iktisadi dinamiklerin zarar görmesi engellenmektedir. Gelecek projeksiyonlarında sismik risk yönetimi ile ekonomik kalkınma dengesinin çok hassas bir teraziyle kurgulanması zorunlu bir devlet stratejisidir.

Teknolojik gelişmeler sismik izleme ve erken uyarı altyapılarının kapasitesini de her geçen gün daha ileri sismik seviyelere taşımaktadır. Deniz tabanına yerleştirilen fiber optik sismik sensörler sarsıntı dalgalarını ana karaya ulaşmadan tam 12 saniye önce tespit edebilmektedir. Bu sismik erken uyarı sinyalleri sayesinde doğalgaz ana hatlarının otomatik kesilmesi ve yüksek hızlı trenlerin durdurulması saniyeler içinde gerçekleşmektedir. Sadece birkaç saniyelik bu sismik erken uyarı süresi sarsıntı sonrasında oluşabilecek devasa yangınların ve endüstriyel kazaların önüne geçebilmektedir. Sismik teknoloji yatırımlarının artırılması kentsel altyapı tesislerinin sismik direnç seviyesini maksimuma çıkaran en akılcı ve modern hamledir.

Yer bilimleri akademisinde yaşanan bu büyük teorik çatışmaların gelecek nesil sismologlar için muazzam bir ufuk açtığı yadsınamaz bir gerçektir. Prof Dr Şener Üşümezsoy gibi cesur bilim insanlarının ezber bozan sismik çıkışları genç araştırmacıların dogmalara körü körüne inanmasını engellemektedir. Bilimsel ilerleme ancak sarsılmaz sanılan teorilerin yeni sismik veri setleriyle acımasızca sorgulanması neticesinde sismik bir sıçrama gerçekleştirebilir. Önümüzdeki 10 yıllık süreçte yapay zeka destekli sismik modelleme sistemlerinin devreye girmesiyle bu sismik tartışmalar tamamen netleşecektir. Yapay zeka sistemleri milyarlarca jeofizik veriyi saniyeler içinde analiz ederek hangi tezin saha gerçeklerine daha yakın olduğunu somut olarak kanıtlayacaktır. Bu teknolojik devrim sismoloji bilimini soyut tahminlerden çıkarıp tamamen deterministik sismik denklemler seviyesine yükseltecek muazzam bir gelişmedir.

Sonuç olarak yer kabuğunun sismik hareketliliği bu coğrafyanın kaçınılmaz ve sarsılmaz bir jeolojik gerçeği olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Prof Dr Şener Üşümezsoy tarafından sismik risk ve Marmara fay hattı üzerindeki büyük deprem riski hakkında yapılan açıklamalar çok değerlidir. Ünlü bilim insanının ezber bozan sismik analizleri toplumun yersiz bir korku sarmalından kurtulup rasyonel çözümlere odaklanmasına vesile olmuştur. Bizlere düşen en büyük kamusal görev sismik kehanetlerin peşinden koşmayı bırakıp yer üstündeki yapısal güvenliğimizi eksiksiz inşa etmektir. Mühendislik biliminin sismik doğrularına riayet edildiği müddetçe yerin altından gelebilecek hiçbir sismik sarsıntının bizi yıkması mümkün değildir. Geleceğin dirençli kentlerini kurmak adına sismik verilerin rehberliğinde bilimin sarsılmaz ışığında yürümeye kesintisiz olarak devam etmeliyiz. Bu sismik farkındalık yarınlarımızın çok daha güvenli, sismik risklerden uzak ve huzurlu olmasının en büyük sismik teminatı olarak kalacaktır.

Sismik risklerin azaltılmasında sivil toplum kuruluşlarının ve yerel mahalle örgütlenmelerinin rolü de göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. Her mahallede kurulacak sismik ilk yardım istasyonları ve acil durum konteynerleri sarsıntı sonrasındaki kritik ilk 6 saatte hayat kurtaracaktır. Gönüllü sismik arama kurtarma ekiplerinin periyodik olarak eğitilmesi kamusal profesyonel ekiplerin üzerindeki iş yükünü hafifleten önemli bir unsurdur. Toplumsal dayanışma ağlarının sismik afet bilinciyle organize edilmesi olası bir sarsıntı sonrasındaki kaos süresini minimuma indirecektir. Bu sivil sismik yapılanma modeli modern toplumların afetlere karşı geliştirdiği en dirençli ve en insani savunma hatlarından biridir.

Akademik çevrelerde sismik haritalama tekniklerinin dijitalleştirilmesi süreçleri de son yıllarda muazzam bir ivme kazanmış durumdadır. Üç boyutlu sismik simülasyon yazılımları fay hatlarının kırılma anında üreteceği sismik dalgaların yayılım yönlerini hassasiyetle hesaplamaktadır. Bu simülasyonlar sayesinde hangi mahallenin hangi frekanstaki sismik dalgalardan daha çok etkileneceği nokta atışı tespit edilebilmektedir. Şener Üşümezsoy tarafından savunulan parçalı fay modelleri bu dijital simülasyon sistemlerine yüklendiğinde ortaya çok daha iyimser sonuçlar çıkmaktadır. Söz konusu dijital sismik veri tabanları mimari tasarım aşamasında inşaat mühendislerine hangi dinamik yükleri esas almaları gerektiğini göstermektedir. Teknolojinin jeoloji bilimyiyle bu denli entegre olması gelecekte sismik risk tahminlerinin hata payını sıfıra yaklaştıracak sismik bir devrimdir.

Medyada sismik haberlerin veriliş dilinin de katı bir etik denetime tabi tutulması toplumsal huzurun korunması adına elzemdir. Tıklama tuzağı amacıyla atılan korku dolu sismik başlıklar ve yanıltıcı uzman yorumları kitleler üzerinde travmatik etkiler bırakmaktadır. Gazetecilerin sismoloji alanındaki haberleri yaparken sansasyonel ifadeler yerine sadece resmi ve onaylanmış bilimsel raporları esas alması gerekmektedir. Şener Üşümezsoy gibi ana akımın dışındaki seslerin de medyada sansürlenmeden, argümanlarıyla birlikte özgürce yer bulabilmesi sismik çoğulculuk adına önemlidir. Farklı bilimsel teorilerin halkın gözü önünde medenice tartışılması toplumun yer bilimlerine olan güvenini ve ilgisini de artıracaktır. Aksi takdirde tek taraflı bir felaket anlatısı sismik duyarsızlaşmaya yol açarak toplumun önlem alma motivasyonunu tamamen kırabilir. Bu sismik dengenin kurulması basının toplumsal sorumluluk ilkeleri çerçevesinde sismoloji okuryazarlığını artırmasıyla mümkün kılınacaktır.

Sanayi tesislerinin sismik güvenliği ulusal tedarik zincirinin kırılmaması adına sismik planlamanın en stratejik halkasını oluşturmaktadır. Olası bir sarsıntı anında üretimin durması sadece yerel ölçekte değil küresel pazarlarda da devasa ekonomik kayıplara yol açabilmektedir. Bu doğrultuda endüstriyel yapıların sismik izolasyon ve otomatik gaz kesme sistemleriyle donatılması sismik risk yönetiminin vazgeçilmezidir. Fabrika binalarının periyodik sismik dayanıklılık testlerinin yapılması ve yangın emniyet sistemlerinin güncellenmesi zorunlu bir hamledir. Ekonomik bağımsızlığın korunması yeşil sahalardan fabrikalara kadar her alanda sismik dirençli bir altyapı kurmaktan geçmektedir.

Yerel yönetimlerin sismik bütçe kalemlerini rasyonel kararlarla dağıtması sismik dönüşümün hızını belirleyen en önemli idari etkendir. Toplanan sismik vergilerin ve kamusal fonların sadece lüks kentsel peyzaj projelerine değil doğrudan riskli binaların dönüşümüne harcanması şarttır. Şeffaf bir bütçe yönetimi halkın kentsel dönüşüm projelerine olan inancını ve katılım arzusunu da maksimum seviyeye çıkaracaktır. Şener Üşümezsoy tarafından işaret edilen sismik öncelikli alanların bütçe dağılımında ilk sıraya alınması rasyonel bir yönetim modelidir. Bu sayede en çok risk taşıyan mahalleler hızla güvenli hale getirilerek olası sismik zararların önüne erkenden geçilmiş olacaktır. İdari kararlılık ve mali şeffaflık birleştiğinde sismik tehlikeler karşısında sarsılmaz bir toplumsal kalkan inşa etmek işten bile değildir.

Gelecek kuşaklara sismik güvenliği tam, dirençli ve huzurlu kentsel yaşam alanları bırakmak bugünün yer bilimcilerinin en büyük ödevidir. Prof Dr Şener Üşümezsoy sismik risk ve Marmara fay hattı üzerindeki büyük deprem riski hakkında yaptığı sarsıcı açıklamalarla bu ödeve muazzam bir katkı sunmuştur. Onun rasyonel ve jeolojik verilere dayalı antitezleri sismoloji dünyasındaki dogmatik zincirleri kırarak yeni araştırmaların önünü tamamen açmıştır. Bizler de bu sismik tartışmaların ışığında korkuya değil bilime, kehanete değil mühendisliğe inanarak geleceğimizi inşa etmeye devam etmeliyiz. Yerin altındaki devasa kütlelerin hareketlerini kontrol edemesek de yer üstündeki yapıların kalitesini belirlemek tamamen bizim elimizdedir. Bilimin sarsılmaz ışığı ve rasyonel mühendislik ilkeleri rehberliğinde yüründüğü müddetçe sismik sarsıntılar birer felaket olmaktan kalıcı olarak çıkacaktır. Bu büyük sismik bilinç ve kararlılık yarınlarımızın çok daha aydınlık, sismik risklerden arınmış ve sarsılmaz olmasının en büyük teminatıdır.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizin devamlılığı için lütfen reklam engelleyicinizi kapatın